İçimizden Biri; Galip Uzun

Sevgili Galip Bey, bize kendinizi anlatabilir misiniz?

Ne zaman “Kendini anlatır mısınız?” sorusuyla karşılaşsam, hangi kendimi diye düşünmeden edemem. Üstelik bu sorunun cevabında yer alan kronolojik anlatımlar da kimsenin ilgisini çekmeyecekken neden gene de sorula gelir bu soru diye düşünürüm hep. İzin verirseniz o gereksiz “dün” bilgileri yerine, bir ara bir sitede, bir fotoğrafımın altına karaladığım bir metin (üzerinde çok ufak bir iki değişiklik)  ile bugünlerdeki “ben”i anlatmaya çalışayım:

Artık, bir şeyleri değiştirebilme inancını hepten yitirmiş, bir şeyleri değiştirebileceğini sandığı yıllarının boşa gittiğinin ve değiştirebilme konusundaki saplantılı sanılgısının aslında büyük bir yanılgı olduğunun çoktan farkında, bu farkındalıktan önceleri çok rahatsız, bir ara hatta bu rahatsızlıkla hiç değilse son’un, “dünya değiştirme” şeklindeki tarifine sığınıp bari bu değişiklik vaadiyle avunabilecekken son’un yalnızca bir “son” olduğuna inancını hatırlayıp, çok kısa bir an, bari “inançlarımı değiştirebilsem e kafa yoran, ama bunu da beceremeyen ya da bunu kendine yakıştıramayan bir süreçte cumartesiye rastlayan karanlık bir kasım öğleden sonrasında, pazartesi sabahından beri izlemekte olduğu kedilerinin sıradanlıktan hoşnutluğunun farkına varıp, “bu hoşnutluğun sırrını çözebilmek mümkün olabilseydi eğer, ben ve benim gibi ne çok insan sıkıntıdan kurtulabilirdi” diye düşünmeye başlamasından sonra düşünmekten de sıkılıp kıvrılıp (bir kedi gibi) uykuya sığındığı sırada kendini tanımlayabilmede “kedi severlik” dışında bir şey kalmadığını dehşetle fark edip önce evhamlanan ama çok da kısa bir süre sonra bu tanımın sorumluluklarının kazandırdığı tüm gözlemler sayesinde son derece sıradan ve kendi halinde bir yaşamın o iddiasız, çalımsız, beklentisiz sükunetinin içinde yatan vurdumduymazlığı bir kefen gibi sarınıp, bunun kefen olduğunu bile bile bir bayram giysisi ya da damatlık gibi taşımayı becerebilmeye çalışan, belki heyecanlı veya keyifli değil ama hüzünlü ve endişeli de değildir denebilecek bir huzur içinde bulunduğu o hemen uyku öncesindeki son uyanık saniyelerinde kafasında geçenlerle rüyasında gördüklerini ertesi gün öğleden sonra bile ayrımsamakta zorlanırken “aman boş versene, ayrımsayabilsem ne değişecek ki zaten” demekte olan bir adam.

Gene de, formatınızı zorlamamak için kısaca özetlemeye çalışayım: Doğum yılım 1947, ilk ve orta öğrenimim Galatasaray Lisesi, lise Kabataş Lisesi (araya Konya ve İzmit Liseleri de girmişti), sonra da A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. İstanbul Valiliği Maiyet Memurluğu (kaymakamlık stajı), Bodrum Kaymakamlığı, CHP Genel Başkan Özel Kalem Müdürlüğü (Bülent Ecevit zamanı) ve sonra emekli olana bir süre değişik kuruluşlarda 1978 yılından 1996 yılına kadar da kendi ajansım olan Esin Ajans Reklamcılık/Danışmanlık Ltd.’de reklamcılık. Emeklilik yaşamında da, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesinde öğretim görevlilikleri. Şimdilerde yalnızca “ev erkeği” :) diyebiliriz.

Fotoğraflarınızda büyük ağırlığı kediler oluşturuyor. Kedilerin hayatınızdaki yeri nedir?

Merkezi. (Bir kedisi olmadan, bu zevki tadamadan ölenlere çok acıyorum. Elbette başka bir hayvan adı da koyabilirsiniz bu tümcedeki “kedi” sözcüğü yerine.)

Bir kedi ile yaşamak isteyenlere ilk tavsiyeleriniz neler olur?

Hiç deneyimleri yoksa genellikle sanılanın ve uygulanın aksine yavru bir kedi yerine ergen bir kediye kapılarını ya da pencerelerini açmaları.

Gerisi kendiliğinden gelir, o kedi zaten benim ya da bir başka kedi severin tavsiyelerinden çok daha kestirme ve dolaysız her şeyi anlatacaktır.

Ama günün birinde bu sorumluluğun altından kalkamayacakları endişeleri varsa, kesinlikle kalkışmamalarını tavsiye edebilirim, bir kediye yapılabilecek en büyük kötülük eve alıştıktan sonra onu sokağa atmaktır.

Çok sevdiğim bir ressam arkadaşımın arka arkaya edindiği iki cins kedisi bir iki yıl sonra  evi terk edip geri dönmemişlerdi, siz bu durumla karşılaştınız mı? Oldu ise o zaman neler hissettiniz?

Başlarına bir iş gelmedikçe kediler evlerine dönerler. O arkadaşınızı üzmek istemem ama büyük bir olasılıkla eve dönmemişler değil, dönememişlerdir. Zaten bu nedenle kedilerin dışarı çıkmaya (aslında geri dönebilmeye) alıştırılmaları biraz emek ve eğitim gerektiriyor. Ki bu eğitim başarıyla tamamlansa bile kent yaşamı artık ev hayvanlarının sokağa çıkmalarına izin verilmesi çok riskli kılmakta. Öte yandan kediler genellikle ölüm anını sezebiliyorlar ve yaşadıkları ortamdan uzaklaşarak ölmeyi tercih ediyorlar. Evden dışarı çıkamayan kediler bile çoklukla alışılmamış bir yerlere sinip ölüme yatıyorlar. Dönüş olanağını ya da yolunu bulamamak dışında akla gelebilecek bir kötü olasılık da bu.

Fotoğrafa başlamanız nasıl oldu?

İlkokul yıllarımın sonuna doğru evin o sekiz pozluk körüklüsünün bana armağan edilmesiyle. Ama perçinlenmesi konusunu merak edenler olursa daha önceki anlatımımı burayı tıklayarak okuyabilirler.

Kedileri fotoğraflarken nelere dikkat etmemiz onlara nasıl yaklaşmamız, neler gözlemlememiz gerekir?

Profil bilgilerimde de sözünü ettiğim gibi benim karelerim tavşanın sopaya değdikleri... Benim tavşanı tutturabildiklerim değil.

Bu nedenle bu soruyu yanıtlamaya kalkışmam çizmeyi aşmak olur sanırım. Ama tıpkı çocuk karesi çekimlerindeki gibi “sabır” sanırım ön koşul.

Güzel bir kedi karesine ulaşabilmek için galiba biraz da “kedi sevgisi” gerekli.

Ama hangi karede o karede yer alanla çekeni arasında en azından bir beğeni yoktur ki. Ben zaten insanın çok istisnai durum ve belki de ancak görevler dışında sevmediği, beğenmediği, hoşlanmadığı bir kareyi peliküle geçirmeye kalkışmayacağına inananlardanım.

Tümüyle rastlantısal olarak yakalanmış bazı güzel karelerindeki sevgisizlikleri de zaten isimlendirmeler ele vermiyor mu ? Bir bakıyorsunuz sevimli mi sevimli, sevecen mi sevecen bir kedi fotoğrafı ama altında “canavar”, “korkunç” yazmakta.

Ya da aman kimse bulaşmasın gibilerden zoraki bir şefkat kırıntısı: “Kedicik”, “pisicik”, hatta bazen yalnızca “kedi”. Yahu kör müyüz elbette o karedeki bir kedi.

(Hani şu benim çok komiğime giden yorumlamalardaki savsaklama gibi : “Güzel bir siyah beyaz”, ya da “güzel bir dikine kadraj”. E bravo, bayağı fotoğraftan anlıyor demek ki yorumcu, siyah/beyaz ile renkli fotoğrafı ayırabiliyor. Yalnızca “güzel” daha içten ve daha mütevazı değil mi ?)

Oysa aile albümü için çekilmiyorsa, birileriyle paylaşılıyorsa fotoğraf bir “söz”dür. Onu çekip paylaşanın göstermek, aktarmak, işaret etmek, anlatmak istediği bir şeyleri kısaca bir “söz”ü vardır. Bazıları fotoğrafın isimsiz ve açıklamasız olması gerektiğini savunurlar, ben tersine o kare bana ne söylerse, ne anlatırsa anlatsın, çekenine ne söylediğini, ne anlattığını da bilebilmek isterim. Çünkü fotoğraf bir iletişim aracıdır, bitirilip tersine kapatılmış, soğutulmuş bir kahve fincanı değil.

Bir kediyi fotoğraflarken deklanşöre basma anında göz göze geldiğiniz an neler hissediyorsunuz?

Burada aktarımı biraz garip kaçacak ama hani o fıkradaki gibi. Hani nüfus planlamacılar 10-15 çocuklu adama “Amca bakabileceğin, doyurabileceğin kadar çocuk yapsaydın ya” dediklerinde adam “Valla o sırada bana bütün Çine bile bakabilirim gibi geliyor” demiş ya, benzeri bir his.

Fotoğraflar insanlar için çok önemlidir. Sizin hayatınızda eski fotoğrafların önemi nedir?

Yaşamdaki diğer herşey gibi kimi yalnızca bir tokat, kimi içinizi kaplayan bir ılıklık, kimi “keşke”lerle dolu, kimi “iyi ki”lerle. Kimi güzellikleri, kimi acıları, kimi kazançları, kimi kayıpları, yitimleri tekrar getiriyor sofranıza. Ne var ki yeniden ısıtamadan, yaşandıkları andaki sıcaklıklarından yoksun olarak.

Okurlarımıza fotoğraf çekerken başınıza gelen ilginç bir olayı anlatabilir misiniz?

Çekerken değil ama sonrasında yaşadığım, sevdiğim ve bir ara da fotoğraf severlerle paylaştığım bir kareyi ve o paylaşımda kullandığım öyküsünü aktarayım buraya:

 BİBLİOFİLİ

Çoktan sararmış bir küçük eski fotoğraftan tarama.

(Yetmişli yılların sonları / Paris)

Kitapçının (sahafın) benzi ve dükkanındaki kitapların tümünün yaprakları da sararmıştı, ikinci el kitapların bir araya geldiklerinde nerede, hangi ülkede, hangi kentte olurlarsa olsunlar, benzer, ortak bir kokuları vardır. O koku fotoğraftaki adama da sinmişti. Kendi dükkanının ışığı görebilmesine yetmiyor, arada dışarı çıkıp, şifre çözer gibi bir dikkatle notlarını, kendisine verilen sipariş listelerini ya da raflardan aldığı bir iki kitabı günışığında inceleyip içeri dönüyordu. Dükkanından ayrılırken bana satın aldıklarımın dışında bir tane de armağan etmişti, "Madem sana bibliofili bulaşmış al, bu kitabın kıymetini bil" diyerek.

(İlk kez o zaman duymuştum, bibliofili, kitap mülkiyeti hastalığı filan gibi çevrilebilir ve evet ben bir 'bibliophile'im. Biblioman olarak kullananlar da var bu sözcüğü.)

 

Sayfaları sararmış, ikinci el kitapları okumanın bazen ayrı bir keyfi vardır, ben severim. Yer işaretlemek için kullanılmış ama sonra sayfalar arasında unutulmuş bir şeyler, bir minik fotoğraf, bir eski kartvizit, bir kartpostal, hoyratça açılmış bir zarf, kuru bir çiçek bazen, bir iki küçük beğeni ya da eleştiri notu, bir iki altı çizili satır, sayfa kenarı kıvrımları, çay kahve damlaları, bazen bir iki tel saç, vs. vs... o kitabın yaşanmışlığıdır.

Herkesin alt çizgileri, küçük notları çok farklı ve çok kendincedir. Bir başkasının gözünden okumak ve dolayısıyla da bir başkasını da okumaktır bu nedenle ikinci el kitap okumak.

Kitabın sonu kadar o sizden önce okuyanı merak eder buluverirsiniz kendinizi bir ara.

Bana armağan ettiği kitabın içinde, ikinci dünya savaşı yıllarında yazılmış olduğu anlaşılan ve bir kitapçıya hitaben kaleme alınmış tipik Fransız türü uzun bir yasak aşk mektubu vardı, bir yaprağı eksik. Mektubun muhatabı olan kitapçı O muydu hiç bilemedim.

Posta adresini bilmediğimden geri yollayamadım ona. Bir iki yıl sonra tekrar Paris'e gittiğimdeyse, dükkanın yerinde yeller esiyordu ve komşuları artık ondan haç çıkararak söz ediyorlardı. Ama komşusu fırıncı karı koca ile konuşurken bir ara kadının sanki kocasından gizleyerek parmaklarıyla gözlüğünün altından, göz diplerini kuruladığını gördüm. Kadının adı Marie miydi soramadım. Yaşları tutuyordu, kimbilir...

Bir uçak yaptım o mektuptan ve Seine'e savurdum. Bayağı iyi uçtu...

Eksik yaprakta ne vardı, ne yazıyordu, neden eksilmiş ya da özellikle eksiltilmişti hâlâ merak ederim.

Fotoalem okurları için son olarak neler söylemek istersiniz?

Bu ortamı seviyorum. Bu ortamda edindiğim güzel dostlukları seviyorum. “İyi ki varsın Fotoalem” ve “İyi ki varsınız Fotoalem’ciler”.

Bir de, puanlamasız bir paylaşım sitesi olsaydı da daha sıcak, daha samimi, hadi dilimi sakınmadan söyleyeyim, daha dürüst olabilseydik.

Bize sevgili Galip Uzun'a bu içten ve keyifli sohbeti için çok teşekkür ederiz.

Sevgili Galip Uzun'un fotoalem'deki kişisel sayfasını ziyaret etmek için burayı tıklayın

Saygılarımızla,
FOTOALEM
Bu sayfayı, üyesi olduğunuz (örneğin facebook) sosyal payşaım sitelerinde paylaşmak ister misiniz? Evet derseniz aşağıda paylaşmak istediğiniz butonu tıklayın. 
 
Fotoalem Fotokitap
 

"fotoğraf adına her şey"...
Duyurular       Haberler    Makaleler   Anasayfa...